8/3/2007 - KADINLARIMIZ |
E M E L
== KADINLARIMIZ ==
Kadınların seslerini dünya’ya duyurabilme düşüncesi ilk defa 26–27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı. Birçok ülkede de destek bulan kadınların bu girişimi belli bir tarih saptanmadığından değişik tarihlerde ilkbahar aylarında her yıl kutlanmaya başlandı.
Dünya Kadınlar Günü tarihin 8 Mart olarak saptanışı, 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur. ABD'de 1857 yılında dokuma işçi olarak çalışan kadınların daha insanca bir yaşam isteğiyle, eşitsizliğe, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı mücadeleye başladıkları 8 Mart günü “Dünya Kadınlar Günü” ilan edildi. İlerleyen yıllarda da tüm dünya’da kadınların kutladığı bir gün haline geldi. Birleşmiş Milletlerin 1977 yılında almış olduğu bir kararla 8 Mart “Kadın Hakları ve Dünya Barışı Günü” olarak kabul edildi ve bu kararla kutlamalar daha da artarak devam etti.
Dünya nüfusumuzun yarıya yakını kızlarımız, kadınlarımız ve annelerimizden oluşmaktadır.
Ancak erkek egemenliğindeki dünyamızda kadınlarımızın yaşam standartları aşağıdaki bazı istatistik bilgilerden de anlaşılacağı gibi hiçte iyi değildir.
- Dünyada her 3 kadından 1'i hayatının bir döneminde şiddete maruz kalıyor.(Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor, aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturmakta.)
- Her yıl, yarım milyondan fazla kadın, gebelik ya da doğum sırasında yaşamını yitiriyor.
- Her 5 kadından 1'i hayatının bir döneminde tecavüz veya tecavüz girişimi kurbanı oluyor.
- Dünya genelinde mültecilerin yüzde 80'i kadın.
- Gelişmekte olan ülkelerde okur-yazar olmayan her 3 kişiden 2'si kadın.
- 280 milyonluk Arap dünyasında her 2 kadından 1'i okuma yazma bilmiyor.
- Suudi Arabistan'da kadının oy hakkı yok, araba kullanması yasak.
- İran'da çok istisnai durumlar haricinde kadının boşanma hakkı yok.
- Şeriat'la idare edilen ülkelerde zina yapan kadının cezası Recm, yani taşlanarak ölüm.
- Siyasette, iş ve ekonomi dünyasında da kadınların oranı gelişmiş ülkelerde bile epey düşüktür. (Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler. Başka bir anlatımla dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından yapılıyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.)
KADIN
Kimi der ki kadın Uzun kış gecelerinde Yatmak içindir. Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir. Kimi der ki hamur yoğuran. Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek,
Ne ayal, ne vebal. O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım,
Kız kardeşim, hayat arkadaşımdır. Nazım HİKMET
Şair, Nazım Hikmet bu güzel şiirinde kadının varlığını erkek gözüyle kötü ve iyi bakış açısından gayet açık bir şekilde anlatmıştır. Kadının varlığı erkeğin gururu, onuru olmalıdır. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözü erkeklerin çoğu görmezden gelse de gerçeğin ta kendisidir. Kimi zaman bu kadın bir anadır, kimi zaman da bir eştir.
Bu vesileyle tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarım. Kadınlarımıza, erkeklerle eşit haklar konusundaki mücadelerinde başarılar dilerim.
AYHAN SERT
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
8/3/2007 - YEREL GAZETELERİMİZ INTERNETTE |
E M E L
YEREL GAZETELERİMİZ INTERNETTE
Bilmem belki farkındasınızdır, Eylül 2006 dan bu yana Gerçek Gazetemizdeki yazılarıma ara vermiştim. Bunun kendime göre bazı nedenleri vardı. Başlıca etken gazetenin künyesinde yapılan değişikliklerden kaynaklanmaktaydı. Benim gibi diğer fahri yazar arkadaşlarımız da gazetemizin künyesinin yazılışından alınarak yazılar yazmamaya başladılar kanısındayım.
Sonra ne olduysa gazetemiz kendi içindeki yapılanmaları düzelterek çeşitli hamlelere başladı. Abonelik sisteminden vazgeçerek gazete bayileri aracılığıyla ücretsiz gazete dağıtımını da gerçekleştirdiler. Ardından Kasım 2006 da Internet yayınına başlanıldı. Ama istenilen başarı ve tasarım yakalanamadığından yayından vazgeçildi.
Internet yayının dünyamızın vazgeçilemeyecek olgularından olduğu bilincinde olan Gerçek Gazetemizin sahibi Sayın Durmuş Tuna inatçı ve azimli çalışmalarıyla Ocak 2007 de istenilen düzeydeki tasarımla gazetemizin Internet yayınlarına tekrarda başlanıldı. Şuan gazetemiz düzenli olarak her gün www.sokegercekgazetesi.com Internet sayfasında izlenip okunabilinir. Gazetemiz hakkında yapacağınız öneriler ve dilekleriniz için Internet sayfasından ya da tunagazetecilik@gmail.com mail adresinden yararlanabilirsiniz.
Durmuş Tuna’nın bu çalışmaları diğer yerel basınımızı da tetiklemiş oldu. Söke Ekspres Gazetesi de ücretsiz dağıtım ve Internet yayınına başladı. Kültür alanında daima ileri olan Söke’mizin kültür çıtası yerel gazetelerimizin özverileri ile şimdi daha da yukarılara çekildi. Yerel gazetelerimizin sistemli çalışmalarına karşılık bizlerin yapması gereken takdir ve teşekkürlerimizi sunup günlük gelişmeleri daha yakından takip etmemiz olmalıdır.
BABA AHMET SAMAST’IN DRAMI;
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink 19 Ocak’ta Ogün Samast tarafından katledildi. Hrant Dink ermeni kökenli Türk vatandaşımızdı. Türkiye’ye gönül vermiş, Türkiye’yi seven insanlarımızdandı.
Bazen kalemi sivri olmasına rağmen böyle hunharca katledilmeyi hak etmemişti. Bu ölüm aynı zamanda basın mensuplarına yapılan bir saldırıdır. Dink’in öldürülmesi ve cenaze merasiminde yaşananlar halen tartılışmaktadır. Olan olmuştur. Ogün Samast’ın babası Ahmet Samast’ın polise yaptığı ihbarla yakalan zanlılar adalete teslim edilmişlerdir. Hak ettikleri cezayı da alacaklardır.
Benim burada sözünü etmek istediğim Ogün Samast’ın babasına yapılan haksızlıktır. Trabzon’un Pelitli Beldesinde yaşayan baba Ahmet Samast aynı zamanda Pelitli Belediyesinde işçi olarak çalışmaktadır. Bazı kendini bilmez kimseler işten çıkarılması için belediye başkanına taleplerde bulunmaktalarmış. Pelitli Belediye Başkanı Sayın Ömer Kayıkçı’nın bu kişilere basın aracılığıyla söylediği “Biz onu işten atmayı değil ödüllendirmeyi düşünüyoruz” cevabı manidardır.
Doğru olan da ödüllendirmektir. Vatan sevgisini evlat sevgisinden önce sayan Ahmet Samast elbette ödüllendirilmelidir.
AYHAN SERT
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
13/9/2006 - EYLÜL’ÜN SÖKE’MİZE GETİRDİKLERİ |
|
== EYLÜL’ÜN SÖKE’MİZE GETİRDİKLERİ ==
Sonbahar mevsimine başlangıç yaptığımız Eylül ayı hüzünlerin ve kışın geleceğinin habercisi olması yanında bu senede iyi geçeceğe benziyor. Bu yıl 30 Ağustos ile başlayan Söke’mizin Pamuk Festivali ve Kurtuluş Etkinlikleri (Şenlikleri), Söke Belediyemizin çalışmalarıyla dolu dolu 8 gün süren zaman içerisinde halkımızı canlandırdı, sokaklara döktü.
Ardından SÖGİAD’ın çalışmalarıyla ve yine belediyemizin destekleriyle Söke Kapalı Pazar Yerinde 13’üncüsü gerçekleştirilen Sanayi ve Ticaret Panayırı 08–11 Eylül tarihleri arasında Söke’mize güzellikler ve yeni heyecanlar kazandırdı. Toplumumuzun ürettiği ürünleri insanlara sergilemesi de ayrı bir heyecan ve haz. Özellikle tarım sektörünün geliştirilmesi için üretilen araçlar ve aletleri görmek, bunların tarım sektöründe kullanılacağını bilmek, tarımla alakası olmayan bizim gibi insanların bile geleceğe daha güvenle bakmasını sağlıyor.
Böyle etkinliklere önderlik eden Söke Belediyesi ve SÖGİAD çalışanlarına, emeği geçen herkese memnuniyetimizi belirtir ve teşekkürlerimizi tüm Söke’liler adına sunarım.
Fakat bu arada benim de küçük bir önerim olacak. Söke’de Batısöke Çimento, VF-EGE (Lee-Wrangler), SÖKTAV, ARGİTA, SÖKTAŞ, Söke Un, TARİŞ ve Yüksel Seramik gibi fabrikalar, irili ufaklı imalatçı firmaların önümüzde ki yıllarda yapılacak olan panayırımıza katılımları sağlanmalıdır. Bu ve bunlara benzer fabrikalar ile firmaların katılımları, teşviklerle ya da gerekirse çeşitli yaptırımlar ileri sürerek sağlanmalıdır. Büyük ölçekli olan bu İmalatçı ve üretici firmaların panayırlara katılıp fabrikalarının hakkında bilgiler sunmaları, bazı günlerde ürettikleri ürünlerden de ucuz fiyatlardan halka satış yapmaları ne kadar güzel olur değil mi?
Söke’mizin gurur duyduğu bu imalatçı firmaların katılımlarıyla Söke Sanayi ve Ticaret Panayırı, panayırlıktan sıyrılıp tam anlamıyla Söke Fuarına dönüşecektir. Bunun içinde SÖGİAD ve Söke Belediyesine, Ticaret Odası, Ticaret Borsası, Ziraat Odası ve Esnaf Odaları tam destek, emek ve katkı vermelidirler.
Söke için atılacak her adım, Söke’mizin ekonomik gelişmesini sağlayacaktır.
AYHAN SERT
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
30/7/2006 - SÖKE’MİZİN YÜZME HAVUZLARI |
|
== SÖKE’MİZİN YÜZME HAVUZLARI ==
Atalarımız, atasözleriyle hep doğruyu söylemişlerdir, ama biz çoğu zaman doğruyu yapmamakta ısrarcı olmuşuz. Atalarımızın sözlerinden bir tanesi de “çok okuyan değil, çok gezen bilir” dir. Gerçektende çok gezen çok şeyler görüp, duyarak bilgisini artırıyor.
29 Temmuz Cumartesi günü rahmetli başkanımız M.Ali AKKAR’ın küçük oğlu Akın AKKAR’ın Aydın’da düğünü vardı. Arkadaş grubuyla düğüne gitmek üzere arabamıza binip yola çıktık.
Otoban yolu açıldığından bu yana her zaman olduğu gibi otoban üzerinden yol alarak Aydın’a vardık. Düğünümüzü yaptık. Dönüşte, erken döndüğümüz için bizimle dönmek isteyen arkadaşımızı da arabamıza alarak Söke’ye dönüşe başladık. Aramıza sonradan dâhil olan arkadaşın önerisiyle otobana girmeden, Ortaklar’ın içinden geçerek Söke’ye geldik.
Söke’liler olarak köy gözüyle baktığımız, uzun zamandır görmediğim Ortaklar o kadar değişmiş, kabuğunu kırmış ki imrenmemek elde değil. 1990 yılların sonlarına doğru bitti, bitirilecek aşamasında olan olimpik yüzme havuzu bitirilip hizmete açılmış. İnsanlar havuz başında düğünlerini yapıp eğleniyorlar. Havuz başında ki insanların coşkusunu görüpte Söke’li olarak eseflenmemek mümkün değil.
Aklıma hemen Söke’de ki yaşam standartları geliverdi. Söke’de bizlerin böyle bir eğlence organizesinde bulunması mümkün değil. Bizler işin kolayını bulmuşuz. Parası olanlar hazır bulunan yerlerde ihtiyaçlarını karşıladılar. Kuşadası, Davutlar, Didim’de ki otellere akın ettiler. Diğer vatandaşlar da kaderlerine razı olmuş durumdalar. Yereldeki yöneticilerimizde talep, baskı olmadan halkımızın ihtiyaçlarını karşılamaz olmuşlar.
Oysa Söke’ye Ortaklar da olduğunun yarısı kadar, her mahallemizde etrafı çevrili güvenlikli birer yüzme havuzları ve yanlarında çay bahçeleri olsa Söke’mizin sosyal yaşantısı çok daha farklı olmaz mı? Bunlar çok büyük yatırımlarla olacak işler değil aslında. Yap-işlet-devret modeliyle kısa zamanda ve yerel idarelere de yük getirmeden olabilir, değil mi? Etrafımız baktığımızda, sahil kenarlarında bulunan 100–200 ortaklıklı birçok konut kooperatiflerinin dahi havuzları bulunmakta. Yeter ki yerel yöneticilerimiz, siyasi parti temsilcilerimiz, Ticaret ve Esnaf Odaları temsilcilerimiz bu konuda fikir üretip, önderlik yapsınlar.
Bugünkü eleştirim sadece yüzme havuzlarına olabilir ama daha eksik birçok yanımız var. Önemli olan eksikliklerimizi fark edip hayata geçirmemizdir.
Yani sözün özü; gezdiğimiz yerlerden, gördüklerimizden fikirler üreterek bulunduğumuz yerleşim yerlerinin yaşam standardını nasıl güzelleştirip, yükseltebiliriz düşüncesinde olmalıyız.
AYHAN SERT
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/5/2006 - ANNEM, - ECE SERT ( KIZIM) |
14.Mayıs.1996
Annem,
Beni hissediyor musun anne? Biliyorum şuan tek düşündüğün benim minik ellerim, küçücük burnum ve çığlık çığlığa ağlayışım. Sanki hep bebek kalacakmışım gibi hayal ediyorsun oysa ben karşına koca bir kız olarak çıkacağım ilerde.
Şuan sana en yakın olabileceğim yerdeyim, dokun karnına hissedersin. Bu anlarımızı iyi değerlendirelim annecim. Duydum ki kordon bağı kesilince ayrılacakmışız, sonra tek gönül bağımız kalacakmış. O kopmaz diyorlar anne! Umarım öyle olur. Zaman zaman konuşmalarınızı duyuyorum. Doktor bebekler daha anne karnımdayken anlar dediği için konuşuyorsunuz pekte inanmadın ama ben gerçekten sizi anlıyorum. Babamın ve senin nasıl bir umutla beni beklediğinizi biliyorum. Kendi kendime söz veriyorum, sizi hiç üzmeyeceğim diyorum, duyuyor musunuz? Aile sıcaklığını daha burda yaşıyorum. Babam sarıldığında tekme atıyorum sırf benim varlığımı hissetsin diye. Hem anlasın artık senin sadece ona ait olmadığını.
Burası çok dar annecim. Karanlık her yer. Beni unutmayın burda çok sıkılıyorum. Bir ses, bir nefes duyamayınca korkuyorum. Tek sen varsın anne hissettiğim, ne olur beni yalnız bırakma. Karnında mı daha güvenli olacağım yanında mı bilmiyorum. Haberleri izliyorsun ya sık sık bende kulak kabartıyorum seninle birlikte. Nasıl bir dünya anlayamıyorum. Tam “anne, bana hiç mi acımıyorsun, bu insanların içinde nasıl yaşayacağım” diye söylenirken senin elini hissediyorum. Olsun, sen varsın ya değer her şeye diyorum. Bir de seni ve sağlığını düşünüyorum sık sık. Bazı bebekler doğarken, anneleri ölüyormuş diyorlar. Nasıl olur? Bir anne nasıl yavrusunu bırakır da gider. Meğerse kendi elinizde değilmiş. Bebek zor doğarsa olurmuş. Bu yüzden öyle çok dikkat ediyorum ki hareketlerime annecim, senin çektiğin hiçbir acının benim yüzünden olmasını istemiyorum. Sende korkma annecim, sana zarar vermeyeceğim.
Doğuma çok az kaldı anne. Zor bir doğum olacakmış. Elin karnından gitmez oldu. Galiba zor nefes alıyorsun. Bende sana kıyamıyorum. Bu gün kararımı verdim annecim. Sana veda edeceğim. Doktor size tercih yapmanız gerek dedi. Biliyorum siz duygusal davranacaksınız, o yüzden sizi zor durumda bırakmadan ben gidiyorum. Babam sensiz yapamaz. Beni de cennete alacaklarmış. Karnındayken sana yeterince acı verdim, ama birazdan sağ omzunda meleğin olacağım. Siz beni göremeyeceksiniz. Ama ben hep yanınızda olacağım. Size bir de kardeşimi göndereceğim. Bu sefer üzülmeyeceksiniz. Çünkü artık ben koruyacağım. Gözlerini açtığında sağ omzunu dokun annecim hayal ettiğin ellerim orda olacak.
Meleğin
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
15/5/2006 - 2005 - 2006 SÜPER LİG ŞAMPİYONU |

16.NCI SÜPER LİG ŞAMPİYONLUĞUMUZ TÜM GALATASARAYLILARA KUTLU OLSUUUUN !!! |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
14/5/2006 - UCU YANIK MEKTUPLAR - ECE SERT (KIZIM) |
== UCU YANIK MEKTUPLAR ==
Bu hüzünlü günler karışıklıkların başıydı henüz. Heryerde bir huzursuzluk, insanlar arası bir soğukluk vardı. Belliydi bir savaş çıkacağı. Korkunun sessizliği kaplamıştı dört bir yanı. Doğa bile kızmıştı insanların bu davranışına, bir tek ses çıkarmıyor içten içe kinleniyordu.
Göçmen Türkler Yunanistandayken başlamıştı tüm baskılar. Türkleri sindirip ele geçireceklerini sanıyorlardı. Henüz ne Türkleri ne de özgürlüklerini tam anlamıyla tanıyamamışlardı anlaşılan. Bastığı her toprağı kendi vatanı gibi koruyan bir milleti bu baskılar caydıramazdı. Onlar yunanlarıda savunmuşlar, kazanmışlardı. Yunan hükümetinin bile Türk askerine maaş bağlaması bundandı.
Bir kadın vardı içlerinde; sessiz, sakin ama ser görünüşlü bir kadın. İçinde korku olsada bakışlarından cesaret fışkırırdı. İlk harbe babasıda katılmıştı. O bahsedilen özgürlüğüne düşkün Türk askerlerinden biride Servet hanımın babası Hasandı. Küçüklüğünden gelen bu sessizliğide muhtemelen canından çok sevdiği babasını kaybetme korkusundan kaynaklanmıştı. Ülkeler arası olduğu gibi onlarında sakin bir yaşantıları yoktu. Ayaklanmalardan gün aşırı çıkan isyanlardan tedirgindiler artık. Her ne kadar buraya, Selaniğe, alışsalarda gitmeleri gerekiyordu. Babası savunduğu bu toprakları, bu toprakların altında yatan karısını bırakmak istemesede bunu kızı için yapmalıydı. Anadoluya gelmeye karar verdiler.
Anadoluya gelirken hayatının ikinci acısınıda yaşamıştı Servet Hanım. Babası ölmüş onu bu yabancı topraklarda yapayanlız bırakmıştı. Servet hanımın çekingenliğinden mi yoksa o zamanki hayat şartlarının çok daha zor olmasından mı bilinmez yanlızlığa çok dayanamadı. Evlendiği eşinden çok geçmeden bir de oğlu oldu. Bilinçaltındaki tek oğul isteğinin babasından kaynaklandığını o da biliyordu. Eşinin de anlayışı sayesinde oğluna hasan adını vermişti. Oğlunu canından çok sever, gözünden sakınırdı. Oğlu ergenlik çağına girdiği sıralarda Anadolu da karışıklıklar başlamıştı. Anadolu da Mustafa Kemal adı duyuluyordu. Mustafa Kemal ‘’tek çıkar Kurtuluş savaşıdır!’’ diyordu. Yavaş yavaş her gence askerlik kâğıtları gelmeye başlamıştı. Savaş başladığında ülkenin çıkarsız ve güçsüz hali eli silah tutabilen her erkeğin savaşa gitmesini gerektirmişti. Servet hanım buna nasıl dayanırdı? Tek oğlu da giderse ne yapardı? Ne kadar bir asker olarak babasıyla gurur duysa da oğluna kıyamıyor, askerliği istemiyordu. Hasanı da aldılar cepheye sorgusuz, sualsiz daha eğitim bile verilmeden. Köyde kentte erkek kalmamıştı. Erkekler cephede savaşırken kadınlar da yaşam savaşı veriyordu. Her işi yapıyor bir de orduya destek çıkmaya çalışıyorlardı. Köyde bir ölü olsa kadınlar kaldırır olmuştu cenazeyi.
Cephede ise eli titreyen çocuk yaştaki erkekler daha savaşı anlamadan birer birer şehit oluyorlardı. Ucu yanık mektuplar anaların yüreğini yakar olmuştu. Ama Servet Hanım umutluydu. Ben babam içinde endişelenmiştim o savaştan bir kahraman gibi geldi. Hasanım da öyle gelecek diye telkin ediyordu kendini. İnanmak istemese de ucu yanık mektup bir gün ona da geldi. Mektubu eline aldığı anda kemiklerinden üç tık sesi geldi. Artık çökmüştü. Vücudu bile buna dayanamamış, kambur olmuştu. Hiç inanmadı öldüğüne, yakıştıramadı bunu Hasanına. Acıların en büyüğü de evlat acısıydı Servet Hanıma göre.
Savaş bitmiş, refah günlere çıkılmaya başlanmıştı Büyük komutan Mustafa Kemal işgalden kurtulan şehirleri bir ödül gibi ziyaret ediyor, halka karışıyordu. O zamanlarda Servet hanıma Servet ana denmeye başlanmıştı. Sessizliği ve sırtındaki buruk acırlıyla bir ölü gibi yaşardı. Herkes üzülür ama çaresiz kalırdı onun karşısında. Mustafa Kemal Servet ananın köyüne de gelmişti. Davul, zurnayla, büyük coşkuyla karşılanmıştı. Tek coşku Servet anada yoktu. Elbette o da seviniyordu savaşın bittiğine ama bencillik buya Hasanım gitti neye yarar diyordu. Ağlayıp duruyordu köşesinde. Bu hüzün Mustafa Kemalin gözünden kaçmadı. Mavi gözleriyle Servet ananın gözünün içine bakmak istedi ama Servet ana gözlerini kaçırıyordu sürekli. En sonunda dayanamadı sordu Mustafa Kemal ‘’Neyin var anacım ?’’Servet ana başını kaldırdı. Şimdi daha cesaretli ve kararlı bakıyordu. Sessizliğini bozdu ilk defa,’’Benim babam Türklük onuru için yad ellerde savaştı, ne Türklere söz getirdi nede ezdirdi. Ama sen benim yavrumu koruyamadın. Tek varlığım, Hasanım gitti. Neyin var diye soruyordun, işte tüm derdim bu. Şimdi söyle bakalım Hasanımı bana geri verebilecek misin?’’dedi. Mustafa Kemal üzülmüştü bu boynu bükük, bağrı yanık anaya. Topluluğa döndü ve tekrar Servet anaya dönerek ‘’Belki sana hasanı veremem ya da Ahmetleri Mehmetleri ama bu coşku dolu insanları verebilirim. Geleceğe umutla bakan çocukları, evlat sevgisiyle yaşayan anaları babaları ve bir daha hiçbir savaşın olmasına izin vermeyecek gençleri verebilirim. İçindeki acı belki bunlarla biraz hafifler’’dedi. Servet ana ağlıyordu şimdi, haklıydı bu büyük lider, artık kendi çocuğu gibi kucaklıyordu herkesi.
Ece SERT
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
20/4/2006 - MAYONEZ KAVANOZU VE 2 FİNCAN KAHVE |
== MAYONEZ KAVANOZU VE 2 FİNCAN KAHVE ==
Geçenlerde; Internet MSN Messenger hattıma Avrupa’da çalışmakta olan arkadaşımın kızından enteresan bulduğum bir mail (elektronik ileti) geldi. Mail’in içeriği insanların yaşam felsefesine bakışını değiştirecek yada sorgulayacak nitelikte gördüğümden okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Mail’in tam metni aşağıda aynen yazıldığı gibi. Sizlerde okuyun ve kendinizce değerlendirin.
MAYONEZ KAVANOZU VE 2 FİNCAN KAHVE ; Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, O zaman mayonez kavanozu ve 2 fincan kahveyi hatırlayınız!
Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde felsefe dersindedir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve içerisini tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar? Onlar da "evet" doldu derler tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde "evet" derler.Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur.
Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek "eveet" diyerek; ben "Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım" der. Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir."Şayet kavanoza önce kum doldurursanız..." diye, anlatmaya devam eder, "çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin. Gerisi hep kumdur.
Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; -"Pekiyii, o iki fincan kahve nedir?"
Profesör gülerek, -"Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın!"
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
31/3/2006 - MARANGOZLAR ODALARININ STANDARDLARI YAKALAMA ÇALIŞMALARI |
MARANGOZLAR ODALARININ STANDARDLARI
YAKALAMA ÇALIŞMALARI
Geçenlerde; ulusal basınımızda, İngiliz Independent gazetesinden haber alıntılar yayınlandı. İngiliz gazetesine göre Türkiye’de emlak alımlarının Avrupalılar için tam zamanı olduğundan bahsedilmekte. Gazete haberinde gayrimenkul alımlarında bazı sorunlar yaşansada önemli olmadığını, bu sorunların aynılarının AB (Avrupa Birliği)’ne üye olan diğer ülkelerde de yaşandığını anlatıyor. Örnek olarak AB ülkelerinin 40 yıl önceki İspanya ile yaşananları ve zaman içerisindeki düzelmelerinden bahsediyor. Türkiye’de de aynı süreçlerin yaşanacağını başka bir değişle Türkiye’nin de AB’ye üye olacağını ve daha da ileri giderek Türkiye’de cazip gayrimenkul alınabilecek yerleri fiyatlarıyla açıklıyor.
AB yaşam kriterlerinde insan haklarına ve demokrasiye önem verdiği kadar birlik içerisindeki ülkelerin üretim standarlarınada önem vermekte. AB’de standarlara uymakta zorlanan tek ülke İngiltere olarak görülmekte. Ne kadar tutucu bir toplum olsada yıllar içerisinde İngiltere’nin de AB’ye uyumu standarlar konusunda da tam olacaktır. Şayet olmazsa zaman içerisinde ticari anlamda sıkıntılar yaşayacağı kanısındayım. Türkiye standarlar konusunda şuan bir sıkıntı yaşamamakta. Ancak;Türkiye, özellikle imalat sanayi ve hizmet sektöründe standarları uygulamaya geçmekte geç kalırsa önümüzdeki yıllarda sıkıntılar yaşayacağı bir gerçektir. İnsanlarımız AB üyesi ülkelerin yaşamlarını irdeledikçe, yaşamlarında standartlaşmanın ne kadar önemli yer aldığını anlamaktadalar. Bunun içinde Türk insanı üretimde standartlaşmaya geçmek istemektedir.
29.Mart.2006 Çarşamba günü Söke Marangozlar odasının daveti üzerine Aydın ve Nazilli Marangozlar Odaları yöneticileri yemekli toplantıda bir araya geldiler. Toplanmalarının tek amacı meslektaşları arasında birlik ve beraberliği sağlamaktır. Meslektaşları arasındaki beraberliği sağlamanın geçer yolunun üretimdeki standardı yakalamaktan geçtiğini bilmekteler. Standarttaki ilk hedefleri imalatlarındaki fiyat uygulamasının üç merkezde de aynı olması ve farklı ölçme biçimlerinin ortaklaşa verilecek kararla tek düzen haline getirilmesidir. Ortak çalışmaları tamamen bu konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Umarım ki başarılı olurlar. Mesleklerini sürdürmek için başarılı olmak zorundalar da! Yoksa kendi içlerinde tezatlar yaşararak sıkıntıya düşerler. Marangozlar Odası yöneticilerini bu birliktelikten ötürü kutlar başarıların devamını dilerim.
Konunun özü; AB ülkelerinin basın organları ülkemizin er yada geç AB’ye üye olacağını vurgulamaktalar. Atatürk’ün dediği “Türkiye Cumhuriyeti mutlu, zengin ve muzaffer olacaktır” ve “Büyük hedefimiz, milletimizi en yüksek medeniyet seviyesine ve refaha ulaştırmaktır” sözlerinindeki hedeflere ulaşmak, AB ülkelerindeki yaşam standartlarını ülkemizde de yaşamak için var gücümüzle çalışmalıyız. İster AB bizleri üye olarak kabul etsin. İsterse etmesin!..
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
23/3/2006 - GÜLLÜBAHÇE BELEDİYESİ ORMAN HAFTASI KUTLAMALARI |
= GÜLLÜBAHÇE BELEDİYESİ ORMAN HAFTASI KUTLAMALARI =
| |